İç Çatışma

Şu dandirik, beş para etmez dünyada kendimizi kandırmaktan başka bir şey yapmıyoruz aslında. Kendimize bir uğraş bulup, sevsek de sevmesek de uğraşıp didinip o şeyi kendimize sevdiriyoruz. Vaktin akıp gitmesi için elimizden geleni yapıyoruz, çünkü bunu istiyoruz (gizliden gizliye)! Aptal aptal, yapayalnız yürüyoruz gün boyu. Duvarlara bakıp düşünüyoruz durmadan, uygulamaya geçirmedikçe düşündüklerimizin boşa gideceğini fark etmeden! Amaçsızca kampusu dolaşıyor ya da Red Alert'te bilgisayarın bir ürünü olan düşmanları yaratıp yaratıp öldürüyoruz. Sonuçta ne oluyor? Vakit geçiyor. Acı içinde görüyoruz hayatımızın boşa geçtiğini!

Günün birinde arkamızı dönüp baktığımızda ne olacak? Dönem bitip, üniversite yarılandığında -en güzel günlerimiz olduğu iddia edilen günlerin yarısı geçtiğinde- geriye dönüp bakmaya cesaret edebilecek miyiz acaba?

Ne göreceğiz orada?

Eminim ki, “Vay be, bu dönem Sovyet'lerle Japon'ları 3 dakikada yendim, o halde senem dopdolu geçti!” diyecek (salak) yoktur aranızda. Ya da öğrendiği programlama dilleri ve girdiği nefes kesen (!) dersleri tek başına yeterli gören olmayacaktır. Kızların peşinden koşup, ailesine dostlarına bir başka, bir kızla konuşurken başka bir insan olmak, gelen geçene işine geldiğince yalan söyleyebilmek de boş beleş bir yaşam olsa gerek. Üstelik ikiyüzlü!

Kös kös oturmaya ne demeli? Bir şeyler yapmak için illahaki de davet mi beklenmelidir? Ya bir gün o davet hiç gelmezse? En çok istediğiniz sanatçının konserine kimse sizi çağırmadı diye, siz de kimseyi çağırmayacak mısınız?

Hayatımız “Yükleniyor...” ekranlarının arkasında geçiyor. “Oyun oynamak” boş vakit öldürmekten öte bir şey olmuş artık! Bunu öyle bir kanıksamışız ki, ot (şey, aslında bok) gibi hayatımızda ufacıcık bir renklenme olduğu zaman bile bunu çok büyük bir şey sanıyoruz. O kadar kanıksamışız ki 11 metrekarelik bir alanda yaşamayı! Her ufak sorunda içimize kapanmayı, çekilip gitmeyi öyle kanıksamışız ki...

Hayattan kendimizi nasıl soyutlamışız ama! Soyutladığımızı nasıl fark etmeyecek hale gelmişiz! Hayatı o kadar uzun süre siyah beyaz yaşamışız ki, aslında renkli olduğunu unutmuşuz. Birisi bize renkli olması gerektiğini söyleyip azıcık cesaretlendirmeye kalktığında ise, siyahtan memnun olduğumuzu söyleyip tek bir adım bile atmayı reddetmişiz! Kazığa çakılıp kalmışız biz! Üstelik kazığa çakılıp kalmak -özgür olamamak- bizi zerre kadar rahatsız etmemeye başlamış.

Değişim; gelişim, hayatı yaşamak, cesaret, yeni umutlara yelken açmak, daha çok gülmek, sevgilinin dudağına kondurulan bir öpücük ve haritaya ok atıp, okun düştüğü yere gidecek kadar çılgın olmak ise sadece rüyalarda kalmış. Belki de sadece bizim rüyamız değildi üstelik bunlar. Belki “birlikte” yapmak isteyenlerimiz (bile) olacaktı. Cesaret edememişiz ki (belli etmeye veya) doğru düzgün çevreye bakınmaya, görelim! Anlamayan anlamıyor, bazen gözün içine sokmak gerekiyor.

Biz kurduğumuz o hayallerde yaşamış, her gece onları görmüş, kâğıtlara onları yazmış ve bilgisayarda onları simüle etmişiz. Kimi kandırıyorsak!

sandalye sandalye  

Sonra bunlar bir anda fark edilmiş. Tokat gibi çarpmış suratımıza! Olanlara kazık çaktığımız, değişimden korktuğumuz, kendimizi 11 metrekareye hapsedecek kadar içe kapanıklığımız, her şeyi internetten halledecek üşengeçliğimiz!

Güneşin doğuşunu izleme isteğinin bile kalmayışı, yemek yemenin tadına varmak yerine biyolojik ihtiyaç olarak görülmesi! Zaman geçmiş kah kalpler kırılmış, kah sevişgen çiftler oraya çıkmış, üniversite yarılanmış, ama ben hep gökyüzü kamerasından izlemişim olanları! The Sims 3 mü bu? Hayat lan!

Yağmur yağarmış! Şakır şakır… Toprağın o müthiş kokusu… İnsanı kendinden alan, hayal dünyasına sürükleyen! Belki de kış bunun için süper bir şey! Var mı o yağmurda hayal kurmak gibisi? Kendimizi yine uyanınca “Lan hayalmiş” diyeceğimiz güzelim rüyalara atmaktan güzeli mi var? Daha güzeli, onları gerçekleştirmeye çalışmak olsa gerek. Daha ilk yamukta huysuz çocuklar gibi “Hıh, oynamıyorum ben!” demek değil.

Bahar geldi. Bana mı geldi? Şöyle bir çevreyi kolaçan edersem, hayır. Çevreyi umursamıyorsam, kendi içselliğime bakayım. Mutlu muyum? Hayır. O zaman bana gelmemiş. Yalnızım ben. Paylaşacak birine ihtiyacım var. Her şeyi! Mutluluktan strese kadar. Bu hayat tek başına yaşanmayacak kadar b.ktan çünkü. Bazen kendimi (artık nasıl beceriyorsam) bekârlık sultanlıktır diye kandırmayı başarsam da, değil işte! Olur mu aynı yollardan bir beraber, bir de tek geçmenin tadı?

Bir insanı tanımak… Gitgide daha çok… Zıtlıkları keşfetmek, onun zevklerinden yeni şeyler öğrenmek. Kimi zaman uyuşmak, kimi zaman orta yolu bulmak… Bunlar “uğraş” mı? Hadi len. Bunlar zevkle yapılacak şeyler. Ufak sürprizler, gece yarısı uyan(dırılıp) amaçsızsa sohbet etmek ve hayali bile akla gelemeyecek daha nice güzel şeyler…

Bahar geldi de bana mı geldi? Ben tali yoldan geçivereyim, uğramasın bana! Benim 11 metrekarem var. Yalnız, ama internet elinin altında olunca kendini bile aldatırsın (!). Baksana! Facebook’a göre 1500 arkadaşım varmış çünkü.

izmirin-boklu-denizi izmirin-boklu-denizi  

Bir bakarsın, bunları değiştirmek istiyorsundur. Sonra daha dikkatli bakarsın, “yemez”. Risk alamayacak kadar korkak, ya da kötü tecrübelisindir. Öyle bakar kalırsın. Hayal kurarsın. Silersin. Kurarsın. Silersin. Derken dengesizleşirsin. Dengesizleştiğin yetmezmiş gibi çevreni de etkilemeye başlarsın. İstemesen de… Peki, sonra ne olur?

Bir bakarsın ki, kocaman karanlık bir maden ocağının içinde, bir yerlerindesindir. “İmdat!” diye bağırırsın. “Yok mu sesimi duyan?” Yoktur. Çünkü sen kendini yapayalnız hissetmektesindir. Çünkü senin yalnızlığın arkadaşlıktan değildir. Ama risklerden korktuğundan daha çok beklersin.

“Mallık” tam olarak budur. Prozac’ın kandırma etkisinin ortadan kalktığı, güneşin batıp yıldızların çıktığı anda kendini fark edince otaya çıkmaktadır.

Kaybettiğini kabul etmeye yakın bir anlamı vardır.

ic-catisma