İstanbul Macerası Bölüm 5

World Of Warcraft Bağımlıları!

Geceyi geçirmek için 7/24 açık bir İnternet kafeye gittiğimizi söylemiştim. Amaç, monitörü kapatıp, kafayı koyup uyumaktı.

İnternet kafeye girdiğimizde (iki katlı, ikinci katı biraz basık, hafif havasız, sırtımız pencereye bakan ve pencereleri açabileceğimiz, köşeye sinip uyuyabileceğimiz, ışıkları kapalı, sabahlamalık bir yerdi), ikinci katta biri yabancı, dört beş genç vardı. Üniversite hazırlık, birinci sınıf gibi gösteriyorlardı.

Geldiğimizde World of Warcraft oynamakta idiler. Gayet heyecanlı, dalmış haldeler… Arada yabancı olana İngilizce olarak bir şeyler diyorlar, yabancı olan da arada bir küfür ediyor Türkçe olarak. Yine tahmin ettik, değişim öğrencisi herhalde, dönemlik Türkiye’ye gelmiş dedik.

Tabi sıkıyoruz bunları, gerçekten değişimle mi geldi, üniversite öğrencisiler mi bilinmez… Biz öyle farz ettik. 😄

Biz kefeye girdiğimizde 2’ydi. 3’e doğru uyumuş olsak, iki saat uyuduğuma göre, uyandığımda saat sabah 5 civarıydı. Hala oynuyorlardı. Hala aynı oyundalardı. Saat 6-7 civarıydı biz çıktığımızda, daha yeni çıkmışlardı onlar da.

Yazık diye geçirdim içinden. Mis gibi şehirdesiniz, gidin gezin… Azıcık sosyal olun. O kadar boş vaktiniz varsa, bunu ekran dışında bir yerlerde harcayın diye düşündüm.

İyi ki öyle olmamışım diye dua ettim.

Kafeden çıktık.

Börek

Kafeden çıktık, üstümüze birer ceket giydik (sabah soğuktu) ve bir önceki günün gecesinden keşfettiğimiz börekçiye doğru yol aldık.

Birer porsiyon börek yiyerek kahvaltımızı yaptıktan sonra, kıyı şeridi boyunca yürüyerek, Dolmabahçe Sarayı’na doğru yol aldık.

Sabah Sabah İstanbul Sabah Sabah İstanbul  

Yolun büyük bir kısmı, parmaklıklara ve saray duvarlarına bakarak geçti. Bir ara, Dolmabahçe Sarayı’nın girişi sandığımız bir kapı gördük. Bakmak için kapıya yaklaştığımızda, bir asker parmaklığın diğer tarafından panikle düdük çaldı. Meğerse orası asıl giriş değilmiş. Yanlış işler yapıyormuşuz.

Normalde Anıtkabir’dekine benzer şekilde, orada nöbet tutması gereken askerler ise, mesai saatleri dışında olduğu için orada değillermiş. (Bunu dönüş yolunda Havaş ile aynı caddeden geçtiğimizde fark ettik.)

Dolmabahçe Duvarları Dolmabahçe Duvarları  

Dolmabahçe Dolmabahçe  

Yürü babam yürü… Uzunca bir süre geçtikten sonra, denizin kıyısında meydanımsı bir yere vardık. Hemen solumuzda Dolmabahçe Sarayı’nın peyzaj çalışmaları için her tarafı kazılmış ana girişi yer almaktaydı.

Koreliler ve Gemi Koreliler ve Gemi   Oradaki güvenliğe, sarayın ne zaman açılacağını sorduk, 9 dedi. Saat daha sabahın sekiziydi ve bir saatimiz vardı. Kıyıdaki büfeden üç buçuk milyona bir Ice Tea aldıktan sonra, kıyı boyunca dizili, büfeye ait olan masalara kendimizi attık. Bir saat boyunca İstanbul’un boğaz manzarasını seyrettik. Dev gibi bir yolcu gemisi geçti… Bir sürü vapur hareket etti. İki kişi boğaz köprüsünden atladı. vs vs… Son kısmı şakaydı elbette.

Etraf Koreli doluydu. Hatta birisi aldı eline mızıkayı, körenin yerel müziği olduğunu tahmin ettiğimiz melodiler çaldı. Güzeldi.

En sonunda saat 9’a 5 kaldı. Kapıya gittik. İçeri ilk girenlerden biri olduk. Güvenlikten geçtik. Ana giriş kapısına geldik.

Ana giriş kapısında, Müze Kart’ın geçmediğini öğrendik. Sinir oldum. Neden geçmesindi ki! Haliyle, bilet almak için tıpış tıpış bilet gişesine yöneldik.

Bilet gişesinde fiyat tarifesi yazıyordu: Haremlik: 15TL Selamlık:15TL vs vs…

“Abooo!” dedim, ayvayı yedik. Para basmıyoruz ki biz! Neyse ki en altta bir tane daha fiyat tarifesi vardı:

Öğrenci 1 TL 😄

Öğrenci olarak girdik. Öğrenci olmanın avantajını bir kez daha yaşadık. 😃

Dolmabahçe Sarayı

Dolmabahçe Sarayı’nın bahçesini gezdikten sonra için gezmek üzere, saray kapısının önünde kuyruğa girdik. Kuyruk ikiye ayrılıyordu: tur ile gelenler, kendi çaplarında gezenler.

Dolmabahçe Sarayı Dolmabahçe Sarayı   Dolmabahçe Sarayı Dolmabahçe Sarayı  

Dolmabahçe Sarayı Bahçesi Dolmabahçe Sarayı Bahçesi  

Dolmabahçe Sarayı Dolmabahçe Sarayı   Dolmabahçe Sarayı Dolmabahçe Sarayı  

Sıradayken ayaklarımıza galoş geçirdik ve yavaş yavaş öne doğru geldik.

Sıra yavaş ilerliyordu. Hatta, daha saray ziyarete daha yeni açılmış olmasına rağmen bu kadar sıra olmasını anlayamamıştık.

Meğerse, sarayı kişisel olarak gezemiyormuşsunuz. Güvenlik görevlileri ve sarayı sizin dilinizde anlatan bir rehber eşliğinde grup halinde gezmemiş gerekiyormuş. Gruplar zaten kendi rehberleri olduğu için, öndeki grup içeri girer girmez, güvenlik izin verdiği anda gezmeye giriyorlardı.

Bireysel gelip, yabancı olanlar da oldukça fazla olduğundan kısa sürede birikiyor, onlar da orada kendilerine atanan rehberler eşliğinde geziyorlardı.

Dolmabahçe Saat Kulesi Dolmabahçe Saat Kulesi   Biz ve bizim gibi birkaç Türk daha orada kabak gibi kaldık. Bekliyorduk, bekleyin birikince alacağız diyorlardı… Ama birikmiyordu.

Gıcık olduk. Daha gezeceğimiz yerler vardı ve biz sıranın en önünde boş boş bekliyorduk. Takıldık İngilizce anlatılan bir grubun arkasına, kendi ülkemizde kendi sarayımızı İngilizce bir turla gezmeye başladık.

İyi ki de başlamışız! Dil problem olmadığı gibi, beklemekten de kurtulduk.

Gezinin ilk kısmında, sarayın Selamlık bölümünü, ikinci kısmında ise Harem Dairesi’ni görme fırsatımız oldu. İçeride fotoğraf çekimi yasak olduğundan dolayı tek bir kere bile çekemedik. Gezi boyunca tabandan tavana kadar görebileceğimiz her şeydeki işlemelerden, tonlarca ağırlıktaki avizelere, harem koridorlarından, hamamlara kadar gördüğümüz her şey bizi büyüledi.

Dolmabahçe Sarayı gezisi kapsamında Atatürk’ün hayata gözlerimi yumduğu odayı, yatağının ve hemen karşısındaki dört mevsim isimli tablonun orijinalini de görme fırsatım oldu.

Daha fazlasını yazarak anlatabilmem ne yazık ki mümkün değil. Beni aşıyor. Gidip görmek lazım.

Büyük Saat Büyük Saat   Dolmabahçe Sarayı Dolmabahçe Sarayı  

Tekrardan Taksim

Yaklaşık iki saatlik uzun bir Dolmabahçe Sarayı gezintisinden sonra, dünden kalan yorgunlukla beraber ayaklarımıza iyice kara sular indiği halde Taksim’e gitmek üzere, Kabataş İskelesi’ne doğru yürüdük. Kabataş İskelesi’nin hemen yanındaki Füniküler girişinden girdik ve Füniküler ile Taksim Meydanı’na gittik.

İstiklal Caddesi, Taksim İstiklal Caddesi, Taksim  

İstiklal Caddesi’nden aşağı doğru yürümeye başladık. (İnsan akıyor.) O arada, fiyatları uygun gelen ve görünümü de iyi olan bir yere oturup, İskender Kebap yedik. Maalesef kebap göründüğü kadar lezzetli değildi ve kanımca tabağımızdaki bir porsiyonun yakınından bile geçmiyordu.

Yemeğimizi yedikten sonra, neredeyse sürünür halde, acı çeke çeke, attığımız yer adımı tüm kaslarımızda acı olarak hisseder vaziyette, İstiklal Caddesi’nin tamamını yürüdük. Yürürken raylara yatmış, pankartları olan eylemci gençlere bile rastladık! Hemen çarpıtayım: İstanbul’da eyleme bile katıldık. 😛

Neyse ki, sanat galerisine saldıran veya kaldırım taşı söken kimseyi görmedik, hiç olaya da denk gelmedik.

İstiklal Caddesi’nin diğer ucundan metroya bindik. Metro durağı, İzmir’in en çılgın metro istasyonu olan Üçyol Metrosu’ndan katbekat daha derindeydi. En az dört defa Üçyol Metrosu’ndaki gibi merdivenlerden indik, düz yollarda yürüyen bantlar ile yürüdük vs...

İstanbul Metro İstanbul Metro  

Bu kadar çılgın bir metro istasyonu girişine rağmen, oldukça havasız bir istasyon bizi karşıladı. Gele gele de dışı metal, konserve gibi bir metro aracı geldi. Duraklarda dakika sayacı da bulunmuyordu. Konserve gibi metro aracının 2008 üretimi olduğunu görünce (aracın içinde öyle yazıyordu) dumur oldum. Zira İzmir Metrosu 2000’li yıllardan beri aktifti ve buna rağmen bizim araçlarımız daha güzel görünüyordu.

Ama hakkını yemeyelim, metro baya baya hızlıydı. Ya da bize öyle geldi.

Zaten bir durakcık gittik ve indik.

Tekrar Taksim Meydanı’ndaydık.

Devamı Gelecek

İstanbul macerası artık bitmek üzere. İzmir’e dönüş son yazıya…