İstanbul Macerası Bölüm 6

Havaş

Metro ile Taksim’e geri dönmüştük. Aslında daha dönüş uçağımızın kalkmasına dört beş saat olmasına rağmen, daha Galata Kulesi’ne çıkmamış, Modern Sanatlar Müzesi’ne gidememiş olmamıza rağmen artık sadece bedenimiz değil, ruhumuz bile yorgunluktan öldüğünden, İstanbul’daki trafiğe de hiç güvenmediğimizden ve daha çömez olduğumuzdan Havaş’a binmeye karar verdik.

Yerini daha İstanbul’a gelmeden öğrenmiş ve haritaya işlemiştim. Manuel GPS’imiz ile, haritaya baka baka, Havaş’ın kalktığı yere gittik. Havaş her buçukta ve saat başında kalkıyormuş. Girdik içeri, önden ikinci sıraya oturduk. Kişi başı 13TL verdik.

Yola çıktık.

Havaş ile yolda giderken, sol tarafta ATV binasını gördük önce. Hani şu Ali Kırca ATV’deyken, haber bültenlerinin sonunda, yolun diğer tarafından haber bülteninin sunulduğu stüdyonun gösterildiği binayı… Hatta o yoldan geçmiş olduk. 😄 Ayrıca, “Bu işyerinde grev var!” yazıyordu ATV binasının önünde.

Daha sonra sağda Garanti Bankası’nın merkez binasını ve en son da İş Bankası’nın kulelerini gördük. Otoyola çıktık.

Boğazdan geçtik.

Havaş'ın İçinden İstanbul Boğazı Havaş'ın İçinden İstanbul Boğazı   Havaş'ın İçinden İstanbul Boğazı Havaş'ın İçinden İstanbul Boğazı  

Ondan sonrasını hatırlamıyorum… Dalmışım… Uyandığımda Sabiha Gökçen’e varmak üzereydik.

Dönüş

Sabiha Gökçen Havaalanı Sabiha Gökçen Havaalanı   Sabiha Gökçen’de güvenlikten geçer geçmez yaptığım ilk şey tuvalete gitmek oldu. Sonra saate bir baktık, daha check-in işlemini yapmamız için saatler var! Orada iki tane boş koltuk bulduk. Üstüme giymek için bir şeyler almıştım yanıma. Onu kafama hem yastık, hem de gözüme ışık önleyici yaptım. Koyduk kafayı, uyuduk.

Sabiha Gökçen Havaalanı'ndan Gün Batımı Sabiha Gökçen Havaalanı'ndan Gün Batımı   İki saat havaalanında kestirdik.

Daha sonra check-in’in açıldığı fark ettik, kaydımızı yaptırdık. Sabiha Gökçen’in bir ucuna geçip, günün batışını izledik. İkinci güvenlikten geçerek, bekleme salonuna yol aldık. Maşallah, o kadar çok kapı var ve bu yüzden bekleme salonu enlemesine o kadar uzun ki, araya yürüyen bantlar koymuşlar. Bizim kapı da en sondaymış, yürü yürü bitmedi.

Bekleme salonunda, bir buçuk saat rötar yapmış İstanbul-Antalya Sun Express uçağının yolcuları vardı. Hatta, can sıkıntısından tuvalete gittiğimde, orada bir adamı tıraş olurken buldum. Öyle garip bakmış olmalıyım ki, adam açıklama yapma gereği duydu: O kadar uzun süre rötar yapmış ki, yapacak bir şey bulamayıp can sıkıntısından tıraş olmaya karar vermiş. 😄

Neyse ki bizim uçak gecikmedi. Bindik, gittik. Giderken ters tarafta olduğumuzdan manzaranın M’sini de göremedik.

Biz havadayken dört şiddetinde deprem olmuş.

Tekrardan İzmir

İzmir’e indiğimizde yorgunluk artık hat safhadaydı. Yiğitcan’la havaalanında ayrıldık. O otobüsüne gitti, ben İzban’a… Beş dakika sonra tren geldi. Halkapınar’da aktarma yaptım ve otuz beş dakika sonra eve ulaşmıştım…

Ertesi gün, okul vardı.

Sonunda Bitti

Sonunda bitti. İstanbul macerasını altı parçada ancak anlatabildim. Aslında yine bile özet geçtim. Kalması nasıldır bilmiyorum ama gezmesi çok güzelmiş İstanbul’un… Bir daha olsun fırsatım, hiç acımam bir daha giderim.

Gerek İstanbul, gerek başka şehir, fark etmez! Kalacak yer mi yok, problem değil. Böyle çılgınlıklar yapmak lazım.

Gezin!

Bitirirken

Kafamda hala Scorpions parçaları çalıyor…