Uyku, Senaryo, Hayalkırıklığı

Günün en sevdiğim vakti uyku vakti. Çünkü uyurken nasıl gerçek hayatla rüya karışıyorsa elde ettiğimle edemediğim de karışıyor. Uyurken tek sınır hayal gücümün sınırı oluyor. Böyle düşününce FRP’cileri anlar gibi oluyorum, tek sınırımız hayal gücümüz… Kesinlikle heyecan verici.

Uyumak film çevirmeye benziyor… Uyurla uyanık arasındaki o zaman diliminde, şanslıysanız rüyanızda da kendi filminizi yönetiyorsunuz. Yönetmeninden senaristine kadar adı anılacak herkesin size bağlı olduğunu düşünün. Hepsi sizin beyniniz sonucunda. Oyuncuları kendiniz seçiyor ve istediğinizi yaptırıyorsunuz, her şey olmasını istediğiniz gibi, değilse bile beyninizin bir nöronuyla değiştirebiliyorsunuz. Kameraman bile sizsiniz. İster birinci şahıs kamerasından, isterseniz tüm olayları üstten görebiliyorsunuz.

Yazmayanlarınız bilmez, hikâyelerde ikili konuşma yazmak hikâyenin en zevkli bölümlerinden biridir. İki karakter büyük bir uyumla konuşuyordur. Birbirleriyle senaryoda daha önce ortak yaşadıkları bir olayı kullanarak şifreli konuşuyormuş izlenimi vermek çok hoşuma gider benim. Aralarında bir uyum vardır karakterlerin… Belki bu uyuma bir örnek de filmlerdeki diyaloglar (özellikle uyumsuz polis ve ortağının diyalogları ve daha sonra sevgili olacak bayan ve bay başrol oyuncusunun diyalogları) verilebilir.

İşte bu uyumu seviyorum. Uyumlu ve haliyle ben yazdığım için sonunun nereye gideceğini bildiğim bu konuşmalara bayılıyorum. Onun için uyurla uyanık arasındaki o ince noktayı seviyorum. O noktada ikili diyalogdaki karakterlerden biri olmaya bayılıyorum, geçici de olsa (ve geçici olduğundan sinir bozucu da olsa) bir süreliğine en ufak bir hayal kırıklığına uğrama riski olmadan mutlu olabilmek…

O dediğin anca filmlerde olur diyorsunuz bana biliyorum… Hayal kırıklığı yaşamın sık yaşanan duygusudur diyorsunuz… Zaten ben de yukarıda film çekiyordum.