Kısık Işık

Tavana asılmış tek beyaz floresan lambayı sevemedim bir türlü… “Ben bu avizeye bir milyon dolar yatırdım.” görünüşlü gereğinden çok daha fazla gösterişli avizelere de kıl olurum sarı ışık veriyor olsalar da.

Benim derdim daha çok ışığın şiddetindedir. Kısık ışığı severim. Kısık ve tercihen sarı ışık… Fona da hafif bir müzik verdin mi tamamdır! Oracıktaki koltuğa kıvrılmak istersin.

Koltuk mu? Hayal kuruyorum sanırım… Yoksa bu, günceye yazdığım ilk hayalim mi? Kim bilir?

Bir köpek ekleyebiliriz bu hayale… Oturduğum koltuğun hemen dibindeki halıya kıvrılmış uyukluyor olsun. Kıvırcık tüyleri olan, simsiyah boncuk gözleri zor görünen siyah beyaz karışık tüyleri olan o şeker köpeklerden olsun…

Koltukta öyle boş boş oturulmaz değil mi? Hemen elimde bir kitap beliriyor. Sonunda “okuyacağım, okuyacağım” deyip ertelediğim dünya klasiklerine başlamışım bir yerinden…

Biraz da etrafa bakmak lazım. Geniş bir salonda oturuyorum. Mutfakla birleşik. IKEA’daki mutfak ve salon tasarımlarının karışımı gibi… Yerler laminant parke kaplı. Koltuğun önündeki ve mutfaktaki dışında halı yok yerde. Halılarda da aptal geometrik desenler yok, hepsi tek renk… Şu tüylü olanlardan.

Müzik çalıyor demiştim… Secret Garden çalabilir arka planda. O olmazsa Scorpions da olur. Blackmore’s Night da uygundur.

Oturduğum koltuğun karşısında bir televizyon var. Televizyonun arkasındaki duvar boydan boya cam. Dışarıda balkon yok. Bir binanın yüksek katlarından birindeyim. Pencereden dışarı alabildiğine ışıl ışıl bir şehir manzarası…

Kıvrıldığım koltuğun arkasındaki duvara dayalı bir tane armut koltuk var. Hemen yanında bir masa, üstünde hem işimde hem kişisel amaçlı kullandığım bilgisayarım… Ekranı kapalı, beklemede… Ve güzel bir gece için açılmaması lazım.

Aydınlatma duvarlardan. Çok hafif sarı ışıklarla. Bir tek okuduğum kitabın sayfalarını aydınlatan ışık şiddetli. Ama görüş açımda bir tane daha parlak ışık var. Mutfakta! Yalnız değilim. Zaten o koltuk boş, hoş olmazdı. Aslına bakarsanız o ev ya da o hayat bile hoş olmazdı tek başına. Önce şişe şıngırtıları geliyor, daha sonra bardakların birbirine değdiklerinde çıkardıkları çınlama… Ardından sadece silueti seçilebilen bir kız yaklaşıyor. Elinde iki kadeh kırmızı şarap var. Kendininkini koltuğun diğer ucunundaki sehpaya koyduktan sonra, benimkini bana veriyor. Dudağıma hafif bir öpücük konduruyor ve koltuğun öbür ucuna geçiyor.

Önce kitaba bakıyorum, bir daha bakıyorum, ama aklım başımdan gittiği için hangi satırda kaldığımı bile bulamıyorum. Zaten sıkıcıymış klasik romanlar! Ayracı araya koyup, kitabı yere bırakıyorum. Köpeğim_iz_, kitaba bakındıktan sonra uyuklamaya devam ediyor. Bense sevgilime yaklaşıyorum… Bu kadar uzun bir süre birlikte olmamıza rağmen aklımı başımdan alabilmesine şaşırmaktan çok seviniyorum. Ona sarılıyorum, o da bana…

Yalnız olmadığımı hissediyorum. İki kişilik bir yaşamın doğru tercihler yapıldıysa tek kişiliği sekiz yüz on beş milyona katlayacağını da. O an tekrar fark ediyorum ki, yalnız olmamak kalabalık içinde olmak anlamına gelmiyor.

Kalabalık içinde kendini yalnız hissedenleri çok iyi anlıyorum. Sevgilisi hakkında söylenenlere ise anlam veremiyorum… Sürekli sevgililerinin eksiklerinden ve davranışlarından şikâyet edenleri, onlar yüzünden bir türlü mutlu olamayanları, sevgililerine “odun”, “hödük”, “ayı” benzeri yakıştırma yapanları anlayamıyorum. Sinir de oluyorum onlara! Sanki birlikteliğe zorlandınız! Sanki sizin tercihiniz değildi o insan! Madem beğenmiyorsunuz, o halde neden terk etmiyorsunuz?

Hayallerden sıyrılıp bugüne dönerken bugünün benim için sadece bir Cumartesi olduğunu fark ediyorum. Bazı görüntüler gelip gidiyor, kısaca katmanlı bir hayat, ama koymuyor. Bir defa daha nefret ediyorum üçüncü katmandan, o kadarcık.