MSN Dostluk Arka Kapısı Değil!

no-friends no-friends   Sizce MSN hayatın yerini tutabilir mi? Kimseyi görmeden, kimseyi aramadan, sadece MSN’den arkadaşlıklarınızı devam ettirebilir misiniz?

Böyle sorulunca cevap açık ve net oluyor sanırım: Hayır. Ama ne yazık ki böyle davranan arkadaşlarım var.

Anında mesajlaşma yazılımları “haberdar olmak” ve “hal hatır sormak” için değildir arkadaşlar! Anlık mesajlaşma yazılımları telefon parasından kurtulmak için kullanabileceğiniz günü organize etme araçlarıdır. MSN’den bir arkadaşınıza ertesi gün için size imza atmasını söyleyebilirsiniz. Canınız istiyorsa arkadaşınızla sinema programı da yapabilirsiniz. Çok güzel geyik de çevrilir MSN’de, gülmekten yerlere yatarsınız, eğlenirsiniz… Ama “dostluk”, “arkadaşlık” sürdürülmez MSN’de. Bir defa insan görmek ister. Kanlı-canlı, gülümsemesiyle, sesiyle, neşesiyle, derdiyle, hüznüyle, sevinciyle “dost” (ya da arkadaş) olarak gördüğü kişiyi görmek ister. Aksi halde neden her Antalya'ya gidişimde arkadaşlarımı görmek isteyeyim? Biz MSN'den hiç konuşmuyor muyuz?

MSN böyle bir illet işte arkadaşlar… İnsanlar MSN’de yazıştıkları kişiyi “görmüş gibi olduklarını” iddia ediyorlar. Aylarca görmediğiniz bir kişiyle eğer MSN’de her gün yazışıyorsanız sizin samimiyetiniz hiç bozulmuyormuş. Uydurduğunuz bahaneler daha kabul edilebilir oluyormuş. Size “Hadi len oradan!” demek istiyorum arkadaşlar. Siz cidden bir insanı görmeye gerek duymuyor, yeri geldiğinde sırf bir kişiyle buluşmamak için 10 saniyede 1010 bahane bulabiliyor, ama MSN’e gelince balım cicim oluyorsanız, ben bunu yapan herkesin dostluğundan da arkadaşlığından da şüphe ederim!

MSN’i “dostluk” gibi değerli bir kavrama alet etmeyin arkadaşlar! “Gerçeklerden oluşan imkânsızlıklar” dışındaki hiçbir neden iki dostun arada bir buluşmasına, birbirlerinin suratlarını görmesine, bazı şeyleri paylaşmalarına engel olamaz. MSN’de yazdıklarınız, gösterdiğiniz samimiyet pek bir şey ifade etmiyor bana…

Bir zamanlar bir dostum vardı. (Ya da baştan beri öyle olduğunu sanmıştım.) Gerçek hayatta da dertleşirdik, ama genelde dertleşmelerimiz MSN’e kayardı. Yazmak daha iyi oluyordu çünkü konuşmaktan, daha kolay derliyorduk diyeceklerimizi… Suratını iki aydır görmedim bu dostumun, arkadaşlar. Yok yok, yanlış anlamayın uzak değiliz, aynı şehri bırakın aynı ilçede yaşıyoruz. Eviyle yurdum arasındaki uzaklık yürüsen yarım saatte bitecek kadar. Aynı üniversitedeyiz, eğer o da beni görmeyi, benim onu görmek istediğimin yarısının yarısının çeyreği kadar istese buluşmamız bir telefona bakardı. Kendisi kötü olduğunu iddia ediyor, aslında kötü de gerçekten. Bunu MSN’de ıkınarak anlamıştım. (Suratını bile göremediğimden ancak yazı stilinin farkından çıkarabiliyorum.) Bu arkadaşımla ortak bir projemiz de vardı bizim. İki aydır görmeyerek rekor kırdığım bu sayın arkadaşım (Antalya’dakileri daha sık gördüm ben.) projemizde de beni yarı yolda bıraktı. Bir sürü emeğimin boşa gitmemesi için darbe yapmak zorunda kaldım. (Bu son satırda projeye ortak diğer arkadaşıma da laf sokuyorum.)

Neymiş efendim, kötüymüş, projeyle ilgilenememişmiş, beni bile görecek durumda değilmiş, yoksa ilk geleceği kişi benmişim vs vs… Gel de bunlarda samimiyeti sen bul. Sen bunları kaç farklı kişiye söyledin? Söylemedin mi? Pardon, artık o kadar az samimiyetimiz kaldı ki emin olamadım, ondan sordum. Peki, sen o projeyle ilgilenemeyecek kadar kötü olduğunu bana hiç söyledin mi? Hatta projeyi hala hatırladığına dair en ufak bir işaret verdin mi? Yaralamadın mı güzelim samimiyeti aylar boyu… Sizleri bir yere davet etmeye nefret eder duruma kim getirdi beni? Kendine kendime davet yazıp sonra onları sudan bahanelerle ben reddetmedim herhalde. Neymiş bu beni bile görmek istemeyecek kadar dertli yapan seni? İnsan mı görmek istemiyorsun? Okula neden gidiyorsun o zaman? Ya da diğer arkadaşlarınla dışarı neden çıkıyorsun? (Yapma hadi kimi yiyorsun? Kesin gidiyorsundur…) Bir ben mi fazla oluyorum? Buna mı kalbin kırıldı yoksa? Tüm bunları sana yazdığım için mi küstü hanım efendiler? Peki, bizim kalbimiz yok muydu? Kaç defa kırdığının farkında değil miydin?

Eğer samimiyetimize inansaydım, o zaman benimle görüşmek istememesine, kötü olduğuna ve yalnız kalmaya ihtiyacı olduğuna inanır, derdini yine de ondan koparabilmek için sürekli peşinde dolanırdım. Ama bunlara inanmıyorum artık. Sanki o kötüydü de, benim tüm günlerim günlük güneşlikti… Biz hiç sorun yaşamadık aylarca! Şuna kısaca “Seni takmıyorum, takıyorum ama sadece MSN’de… Seninle arada yazışalım, sen benim dostum kal, ama gerçek hayatta görüşmesek de umurumda değilsin…” diye düşünüyorum desene… Böyle söyleyince biraz kırıcı mı oluyor? Hayal kırıklığı mı yaratıyor? Bana hissettirdiklerine say…

İşte MSN bu amaçla kullanıldı arkadaşlar… Dostluk arka kapısı olarak.

Ne yazık ki bunu tek yapan burada örnek olarak verdiğim arkadaş değil. Mesela bir tanesi vardı, hatasını anladı, böyle olmuyor dedi, haklısın dedi, hatta sonrasında çağırmış olayım diye (bence) beni bir yerlere bile davet etti. Ama ondan sonra yine her şey olduğu yere geri döndü: MSN’e… Arada MSN’de hala “buluşalım buluşalım” demeye devam ediyor, ama onunla da samimiyetim kalmamış olmalı ki, bunlar bana çok yapmacık ve eğreti geliyor. Zaten “buluşalım buluşalım”lar hiçbir zaman buluşma olmuyor… Bunu ya unutkanlık, ya ödevlerin olması, ya vizelerin olması ya da buna benzer çeşitli sağlam bahaneler izliyor… Sadece dışarıdan bu monologu izliyorum: Karşımdakinin buluşalım demesini ve sonrasına kendi kendini çürütmesini… Ben zaten bu kitleyi bir daha bir yere çağırmaktan çoktan nefret ettim, bahaneler sağolsun. Ama hepimiz ayrılmaz bir bütünün parçasıyızdır, çok önemli bir insanımdır ben onun için, tabi tabi eminim…

Yukarıdaki paragrafta bir arkadaşın bir arkadaşın kalbini kırmak için adım adım ne yapması gerektiğini bana uygulanmış haliyle gördünüz. Sonucunda dolabımdaki tüm eski fotoğrafları söktüm ama zaten oraya onları astığımı hatırlayacağınız kadar samimi değildik artık biz nasılsa…

Üçüncüsü ise daha farklı bir yöntem izledi: Samimiydik, hala her şeyini anlatıyordu ama anlattıkları ya yalandı, ya da gerçekten çarpma, ayrıntıları azaltılmış “Kırpılmış Sürüm”dü. Bunu nasıl anladığımı sormayın, ama emin olmama yetecek kadar delilim var. Bu da kalbimi kırdı benim. Şu anda bu kişinin yanında anlattıklarına inanıyor rolü yapıyorum. Ama her sözünde, en ufak bir hareketinde, “Bana böyle dedi ama acaba aklından gerçekte ne geçti?” diye güvensizlik duymadan edemiyorum… Bu kişi için “Samimiyet Bir Yanılsama mı?” ve “Ölüye Ağıt” yazılarını yazmıştım. Dilerseniz ışınlanabilirsiniz.

Ben bu kadar yazıyı buraya niye döktüm? Niye bu üç insana bu kadar yoğunlaştım? Niye bazı hareketleri şiddetle eleştirdim?

Çünkü size hala değer veriyorum. (inanamıyorum ya!) Sizinle bir şeyler paylaştım, güzel vakitler geçirdim ben. Bir grup arkadaşım daha var. Hiç ama hiç görmediğim, yolda karşılaşsam iki çift laf etmede bile sorun yaşayacağım, MSN’de bana sadece bilgisayar hakkında soru sordukları için çoktan silinip bloklanmış kişiler… Böyle bir yazı yazdım çünkü siz onlar gibi değersiz değilsiniz. Bana kazık atsanız da, sizlere bir zamanlar cidden büyük değerler vermiştim… Vardır, benim de hatam vardır, onu da siz bana söylersiniz artık, ben sizde bulduğum yanlışları söyledim: Bir defa kurulan samimiyetin bakım onarım gerektirmeden yüzyıllarca gidebileceğine inanmanız.

Tüm bunları yazıyorum, buna benzer yazıları zamanında da yazdım çünkü sizi kaybetmek istemiyordum… Bir kısmınızla açık açık da konuştum, çünkü sizi kaybetmek istemiyordum… Ama kalbimi kırmaya devam etiniz… Eğer arkadaşınıza şu kadarcık değer verseydiniz eminim bahane sıkma aralığınız çok daha dar olurdu. Dönülmez o noktaya yaklaştık… Belki de çoktan geçtik. Yara almış bir arkadaşlık hiçbir zaman eskisi gibi olmuyor mu acaba?