Ben Bir Çocuğum

Yolculuk Dergisi, Ocak 2009
Zeynep Müge Kasaroğlu

Biz yetişkinler umudun, sevginin ve yaşamın anlamını ne kadar biliyoruz acaba? Olgun olmak adına, mantıklı olmak adına, hırslarımız adına, eskiden sahip olduğumuz umudun, sevginin saflığının ne kadarını kaybettik?

Elbette seviyoruz birilerini. Elbette umutlarımız var hâlâ. Elbette güzel bir yaşam için çabalıyoruz. Ve bu çabalamanın içinde, arasına pembe renklerin karıştığı saflığımızı, el değmemişliğimizi nerelere harcadık?

Israr etmeyin lütfen. Dürüst olalım biraz kendimize karşı. En son ne zaman mutlu bir haber aldığınızda, sokak ortasında kimin ne düşündüğüne aldırmadan, içinizden geldiği gibi çığlık attınız? Vitrinde sadece hoşunuza gittiği ve sizi heyecanlandırdığı için sonunu hiç düşünmeden, cebinizde kalan son parayla ihtiyacınız olmayan bir şeyi aldınız? Çevredekilerin ne diyeceğini aklınızın ucuna bile getirmeden sevdiğinizin dudaklarına yapışıp öptünüz? Otobüste yolcuların varlığından habersiz “Toplum içinde yüksek sesle konuşulmaz!” kuralını çiğnercesine arkadaşlarınızla kahkahalar attınız ve hiç huzursuzluk duymadınız? Birilerini değiştirmeye çalışmadan, olduğu gibi kabullendiniz? Mutluluğun herhangi bir şeye bağlı olmadan da yaşanabileceğini hissettiniz? Zorlukları ve gerçekleri umursamadan, bir şeylerin olmasını katıksız umut ettiniz? Bir bahçeden gizlice elma aşırıp, sularını çenenize akarak yediniz? Birine âşık olup sadece onu görmek için sık sık gittiği bir kafede saatlerce oturup beklediniz ve canınız hiç sıkılmadan kalbiniz bir kuş gibi çırpındı?

“Ben bu tür şeyleri arada bir yaparım.” mı diyorsunuz? Eğer cevabınızda gerçekten dürüstseniz, tebrikler! İçinizdeki gencin ve çocuğun sesini hâlâ duyuyorsunuz demektir.”Ben zaten hiç böyle şeyler yapmadım ki…” mi diyorsunuz? O zaman şöyle sorayım; yapmayı hayal ettiğiniz zamanlar bile mi olmadı?

Çoğumuz sevgiyi beklentilerle harmanladık. Umudu engellerle yoğurduk. Yaşamı sahip olamadıklarımızla pişirdik. Sonuçta ortaya çıkan yemek ise, eskisi gibi lezzetli değildi. Sanki tuzu mu biraz fazla, yoksa yağı mı az koyduk? Acaba bizim ağzımızın tadı kaçmış olmasın?

Çocukluğumuzda ve gençliğimizde, zihnimizde yarattığımızdan çok farklı bir dünyayla karşılaştığımızda, sanki içimizden bir parça bizi terk edip gidiyor. Yaşamın herkes için hazırladığı acı sürprizlerle karşılaştığımızda, hayatımızdaki yapmacık gülücüklerin sayısı artmaya başlıyor. Sonuna kadar güvendiğimiz insanların bize oynadıkları oyunlar, zehirliyor zihnimizi. Kırılan kalbimizle baş başa kaldığımızda, verdiğimiz onca sevginin karşılığında aldığımız acımasızlığın arasında, umutlarımız tükeniyor.

“Neydim, ne oldum?” diye sorarken kendimize, özlem duyuyoruz tüm bunların hiç farkında olmadığımız o yaşlara. İşte ben de geçenlerde kapıldım gittim bu karamsar duyguların ardına. Sordum kendime: “Acaba şimdi uğraşsam, anlatabilir miyim duygularımı o kadar masumca?” “Elbette, nende olmasın?” dedi içimdeki ses ansızın. Aslında cevap çok basitti. Neden olmasın?

İş yerimden fırladım sokağa. Sanki içimde bir çiçek açmıştı, kokusu tanıdık. Gülümsüyordum, otuz iki dişim dışarıda. İnsanlar bana bakıyordu, ben de onlar baktıkça daha çok gülümsüyordum. Sanki içimi bir coşku kaplamıştı. Simitçiden bir simit aldım. “Hayat işte senin bu simitlerin kadar güzel!” dedim simitçiye, ardımdan “Her geçen gün birileri keçileri kaçırıyor, ne olacak bu dünyanın hâli?” dercesine bakarken.

Oyuncakçıya giderek, en sevdiğim oyuncak bebeklerden birini aldım, elektrik faturasının parasıyla. Ne yapalım, ben de karanlıkta oynarım artık! Hep yapmak istediğim ama ayıp olur diye cesaret edemediğimi yaptım nihayet. Sık sık hesaba para yatırmaya gittiğim bankaya gittim İşlemleri yapan delikanlıya yaklaştım. Onun, “Ben yakışıklıyım ve sen de tüm kızlar gibi bana yanıksın.” diyen suratına gülümsedim. “Bak gördün mü çarpıldın bana.” dercesine attığı bakışa cevap verdim: “Farkındayım çok yakışıklısın. Ama senin adına çok üzgünüm. Birileri sana âşık olsa bile, sen onları sevemeyeceksin. Çünkü çoktan birine âşık olmuşsun: Kendine.” Oh nasıl rahatladım anlatamam. Yüzüme daha da yayılan bir sırıtmayla odadan ayrıldım. Bir dilenciye, “Kendine yazlık da alırsın artık.” diyerek para verdikten sonra, yeni hedefime doğru yola çıktım.

Sonra hızla kendimi eve attım. Oyuncak bebeğimin saç modelini değiştirdim. Sonra “Çılgın Müge yeter artık, şimdi büyüme zamanı.” diyerek, kendimi koltuğun üstüne bıraktım. Gözlerimi kapattım ve defalarca bu birkaç saatin içinde yaptıklarımı gözümde canlandırarak, tadını çıkardım. Yeniden doğmuştum. İçimde anlatılması imkânsız bir enerji kıpır kıpırdı. Kalktım temizlik yaptım, bulaşık yıkadım, ütü yaptım, yemek pişirdim. İşin ilginci, tüm bunlardan inanılmaz zevk aldım.

Değerli küçüklerim, içinizdeki coşkuyu, yaşama tutkuyla bağlanmanızı sağlayan o saf duyguları hep koruyun. Büyüklere özeniyorsunuz belki ama siz büyüdükçe ve kaslarınız geliştikçe, onlara binen yükün ağırlığı da artacak. Bu yükün, içinizdeki saf yaşamı ezmesine engel olun. Yaşam size ne getirirse getirsin, siz onlara sahip çıkın. Yaşadığım bu günün ardından bir kez daha anladım ki, bu katıksız duygular bizim en değerli hazinelerimiz. Yaşamdaki olumsuzlukların onları çalmasına izin vermeyin. Ve kim ne derse desin, büyüdüğünüzde, arada bir çocuk olmayı hep hatırlayın.

Sevgili büyüklerim, sizden bir ricam var: Lütfen hafta bir gününüzü ya da hiç olmazsa birkaç saatinizi, yeniden çocuk olmaya ayırın; bunu kendiniz için yapın. Yeni bir yaşam enerjisiyle dolacaksınız. Size sıkıntı verenler bile eskisi gibi boğamayacaklar sizi. Çünkü siz onları çocuk gözleriyle görecek, kulaklarıyla duyacak ve yüreğiyle hissedeceksiniz.

Olayların içeriğini belirleyen, bizim onlara olan yaklaşımlarımızdır. Zor diyorsak zordur, kolay diyorsak da kolaydır. İşte bu kadar! Hiçbir şey göründüğü kadar karmaşık değildir, pireyi deve yapmadığımız sürece!

Bu sebeple tek yapmamız gereken, “Neden olmasın?” diye sormak. Bir soruyla başlayacak ve yeni bir başlangıçta sonlanacak gününüz.

Hadi, durmayın, sorun kendinize: “Neden olmasın?”

Zeynep Müge KASAROĞLU

Bu yazı, Kâmil Koç Otobüsleri tarafından çıkarılan Yolculuk dergisinin Ocak 2009 sayısında yayımlanmıştır. Yazıyı burada yayımlamak için gerekli yazılı izin Yolculuk dergisinden alınmıştır.